Çürük Çetesinin Akla Getirdikleri – Şeytanın Gör Dediği!
Çürük Çetesi ve Üst Düzey Askerler Bedelli Askerliğe Neden Karşıymış!
Son günlerde haberlerde TV lerden ve tüm medyadan bol bol izlediğimiz “çürük çetesi” bizlere bedelli askerliğin neden işleme konulmadığını neden engeller çıkarıldığını tüm Türk halkının gözlerinin önüne serildi.
Çürük çetesi içerisinde en yüksek kademede (Savcı Albay Zeki ÜÇOK) görev yapan askerlerin oluşu, ergenekon soruşturmalarında da asker eşinin (Gülay KÖMÜRCÜ) telefonunu “alo çürük hattı buyrun” diye açmasının kayıtlara geçmesi, türkiyenin en büyük spor kulübünün başkanının bile bu çete tarafından tehidet edilebilmesi bu konuyu kimlerin sömürdüğünün apaçık göstergesi.
Bedelli askerlik çıktığında malum çeteler ve çetelerden beslenen yüksek rütbeli askerlerin maddi kayıpları ortadadır. Bedelli askerlik çıktığında herkesin vereceği paralar yasal ve kayıtlı bir ortamda devletin kasasına girecek buradan savunma fonlarına veya başka fonlara akacaktı güya. Ancak bu durumda askerlik görevinin yapmamış, ertelemiş gecikmiş olan vatandaşların sırtından geçinen yüksek rütbeli sözde askerlerin ve çetelerin manfaatleri kesilmiş olacaktı.
Bu tür çetelerle bağlantısı olan askerlerin bedelli askerlik çıkmaması yönünde genelkurmay nezdinde girişimler, kulisler yaptığı açıktır. Normal bir vatandaşın bedelli askerlik için ödeyeceği rakam 7500 Euro iken, gayri resmi yoldan alınan paralar kişiye ve gücüne göre değiştmektedir. Belkide yasadışı yoldan alınan paralarla PKK ya mali destek te sağlanmış olabilir. Oysa yasal çerçevede alınan paraların nereye gideceği zaten yasalarla belirlenmiştir.
İşte bir anlamda “Çürük Raporu” uygulaması “Bedelli Askerlik” uygulamasının kayıtdışı versiyonu gibidir.
Türk kamuoyu son olaylarda (Ergenekon, Çürük Çetesi, Alo Çürük Hattı) görmüştür ki, asker kişiler siviller üzerinde kurdukları sistemle Türk vatandaşlarını sömürmekte ve çifte standartlı uygulamalar yapmaktadırlar. Hemde hem üst düzeyde askerlerin bu işte başı çekmeleri daha üst düzey askerlerin de bu işten haberleri olup olmadığını düşünmeye sevketmektedir.
-
Bir general altındaki subayların darbe yapıp yapmayacağını bilmez hissetmez mi?
-
Bir general altındaki subayların bir çeteyle irtibatlı olup olmadığını bilmez, hissetmez mi?
-
Altındaki subaylar, askerler bir işe kalkmışsa bir genaral bu işlere kulak tıkar mı? veya bu işe ortak olur mu? bu işten maddiyat sağlar mı? sessiz kalır mı?
-
Zırt pırt rahatsızlık geçiren genç subaylar ordu içindeki bu pisliklerden rahatsız olmaz mı?
-
Bunca olayın emir komuta zinciri dışında üst düzey askerin bilgisi dışında yapılması yüksek disiplinli olduğu sanılan TSK ‘da mümkün müdür?
Bu olaylar Türk Silahlı Kuvvetlerinin de aynı siyasetçilerin şikayet ettiğimiz huylarına sahip olduklarını göstermektedir. (Koltuk hırsı-darbe sevdası-halkı 2. sınıf sayma vs. gibi)
TSK içinde bu türden askerler de olabilir, ancak bu tür kişilerin çoğalmasına neden olan uygulamaların ve çifte standartların kaldırılması gerekir. Bunları temizleyebilirsiniz ama bunların paralelinde konuşan bunların menfaatlerini destekler açıklamaları sahip bir genelkurmay başkanınız varsa değiştiremezsiniz. Veya bu kanaatlere sahip olan diğer generalleri değiştiremezsiniz.
TSK bu noktada açılım yapmalıdır, örtbas etmeden suçluları saklamadan, kendi suçlarını da kabul ederek, yanlış yaptım diyerek bundan sonraki süreçte bir yanda askerliğini yapmamamış insanları sömüren bir yandan devletin kasasına girecek milyarlarca liraya el koyan, göz diken TSK mensuplarının bu eylemlere girişmesini engelleyecek uygulamaların gecikmeksizin işleme alınmasıdır.
Bu konuda İlker Başbuğ ve Tayyip Erdoğan el ele kol kola anlaşarak (diğer konularda nasıl anlaştılarsa) basın önüne çıkarak “bedelli askerlik” uygulamasının işleme konduğunu açıklamalıdırlar.
Türkiyede sağlık hizmetlerinden yararlanmak herkesin hakkıdır. Eğitim herkesin hakkıdır. Türkiyede mahkemeler önünde bütün vatandaşlar zengin fakir, asker sivil ayrımı yapılmaksızın eşittir. En azından böyle bilinir değil mi? O zaman!
Nasılki hastanelerde devletin kasasından ameliyat olacak hastalardan doktorlar görevlerini yapacakları yerde el altından bıçak parası, bahşiş, rüşvet istiyorlarsa, nasıl ki işiniz adliyeye düşerde avukatların kucağına düşerseniz adaleti en kolay yoldan en hızlı sürede tecelli ettirmek yerine sizi tavuk gibi yoluyorlarsa işte bu son çürük çetesi olayında ortaya çıkan sonuç aynıdır.
Askerler bedelli askerlik uygulamasını işleme hemen koyup gelen paraları kayıt altında devletin kasasına aktarmaları ve bu yolla elde edilen paraları savunma sanayii projelerinde kullanmaları gerekmektedir. Ancak mevcut durum askerleerin aksi yönde icraatlar bulunduklarıdır.
Bundan sonra söz hakkı hükümettedir. Söz hakkını askerlere bırakınca sonucun ne olduğunu Büyükanıt döneminde de Başbuğ döneminde de gördük. Hükümetin görevi bir an önce duruma el koymak ve seçimle iş başına geldiklerinde verdikleri sözleri hatırlamak (unutmuşlardır) ve yerine getirmektir.
AÇILIM MODASI
Bir açılımdır gidiyor. Hükümet geldiğinden beri hep bir şeyleri açıyor ama bir türlü kapatmayı beceremiyor.
- Kürt açılımı Ermeni açılımı Askerlerin sivil mahkemelerde yargılanması açılımı HSYK açılımı
vesaire bir sürü açılım…
Genelkurmayla hükümet birbirleirnin kırmızı çizgilerine saygı gösterme konusunda anlaşmışlar. aralarında gizli bir anlaşma mutabakat sağlanmış. Genelkurmay CHP ile arasındaki bağları atmış durumda. Hükümeti daha iyi idare ediyor.
Hükümet devleti ve kendi sınırları dışında gereken tüm sahalarda üstüne vazife olsun olmasın açılımda bulunmak konusunda atılım üstüne atılım yapıyor.
Ruslarla bir yandan oynaşırken ABD ye göz kırpıyor. Yakında bekleyin FÜZE AÇILIMI geliyor. Amerika Polonyalıların kıçına sokamadığı füzeleri bizim kıçımıza sokacak yakında. Bekleyin göreceksiniz. Ve bizim kiler yine at pazarlığına başlayacaklardır. Füze açılımı zaten askeri cenah için normal ve olması gereken. Bir klasik ast üst ilişkisi ABD “şak” diye emreder TSK “tak” diye yapar.
Mayınlı arazinin temizlenmesi meselesinde hükümet yahudilerle anlaşmak isterken TSK ABD NAMSA yı işaret etmişti hemen.
Türkiye danışıklı dövüş siyasetiyle yürütülüyor. Devletin kuralları yok olmuş kırmızı çizgileri silinmiş, Hukuk ve hukukçular desen bize dokunmayan yılan bin yaşasın diyorlar, onların derdi hukuk değil, yaşamalarının devamına neden gördükleri rejimin devam meselesi vesayet meselesi laiklik meselesi yani.
Memleketin ve türk milletinin beklediği açılımlarda var hükümetin yan bile bakmadığı konular.
- Sosyal adalet Gelir eşitsizliği Her gün yapılan zamlar Halkın sırtına kene gibi yapışmış siyasetçiler Dokunulmazlıklar, vekillere yapılan akılalmaz kıyaklar, plaka kıyağı, Yolsuzlukların ve horumların sonlandırılması Yoksulluğun azaltılması İşsizliğin azaltılması Gençelerinin önün açacak kanun ve düzenlemelerin yapılması Devleti askeri düzenden sivil düzene geçirecek tedbir ve yasaların çıkarılması
daha ne açılımlar var halkın beklediği. Halkın bu beklentiletine iktidarın verdiği cevap, Putin’le bir fotoğraf, Aliyev’le yapmacık kucaklaşmalar, obama ile bir fotograf, Merkel’le Sarkozy’le it dalaşı, ortadoğu liderleriyle sahte arkabalık ilişkileri falan filan. Halkın taleplerine iktidar neyle cevap veriyor.
- Sadaka açılımı Ev eşyası açılımı Türban açılımı YÖK ve katsayı açılımı
Yani ülkede beceremeyeceği konuları becerecekmiş gibi ortaya açarak bu konuların kısmen veya tamamen zora sokulması sonucunu doğurmaktadır.
Hükümetin “halledeceğim” diye çıktığı halkın temel sorunlardan hangisini temelden çözdüğünü bilen var mı ?
99Fr Bir Reklâmcının İtirafı
” Adım Octave ve APC’den giyiniyorum. Reklamcıyım; Evet, kainatı kirletiyorum. Ben size en pis şeyleri satan adamım. Asla sahip olamayacağınız o şeylerin hayalini kurduran…. PhotoShop’la rötüşlanmış kusursuz bir mutluluk. Kılı kırk yararak yaratılmış görüntüler, moda müzikler. Zar zor biriktirdiğiniz paralarla, son kampanyamda itelediğim rüyalarınızın arabasını satın almayı başardığınızda, ben onu çoktan demode etmiş olacağım. Ben üç model önde gidiyorum ve her zaman sizi hüsarana uğratmanın bir yolunu bulurum. Glamour (cazibe); attığınız her adımda sizden biraz daha uzaklaşan o masal ülkesinin adıdır. Sizi yenilik bağımlısı yapıyorum.Yeniliğin avantajı hiç bir zaman yeni kalmamasıdır. Her zaman bir öncekini eskitecek yeni bir yenilik bulunuyor. Salyalarınızı akıtmak; Benim kutsal görevim bu. Benim mesleğimde kimse mutlu olmanızı istemez, çünkü mutlu insanlar tüketmezler. Çektiğiniz acı ticareti canlandırıyor. Bizim jargonumuzda buna ‘alışveriş sonrası düş kırıklığı‘ deniyor. Size acilen bir ürün gerekiyor, ama ona sahjip olur olmaz bir başkasına gereksinim duyuyorsunuz… İhtiyaçlar yaratmak için kıskançlığı, acıyı, doyumsuzluğu körüklemek gerekiyor: İşte benim savaş gereçlerim bunlar. Hedefim ise sizsiniz.”
Reklamcı Frederick Beigbeder’in Türkiye’deki adı her değişmekte olan kitabından. Adı her an değişmekte çünkü kitabın orjinal adı fiyatıyla aynı: 99 Fr.
Türk Japon Kürek Yarışı
Önde gelen Türk ve Japon şirketlerinin oluşturduğu kürek takımları yarışmaya karar vermişler. Yarış günü gelmiş çatmış. Kürek takımları küreklerini alıp denize açılmışlar ve yarış başlamış. Türk şirketlerinin oluşturduğu kürek takımı onca kendine güven ve azimlerine rağmen Japon kürek takımına yenilmekten kurtulamamışlar.
Bu yenilgiyi azmedemeyen Türk şirketleri neden yenildiklerini anlamak, sorunları gidermek ve bir dahaki yarışta Japonları yenebilmek için bir Amerikan firması ile anlaşmışlar. Milyonlarca dolar harcadıktan sonra Amerikan firması sorunu bulmuş. Japon kürek takımında 8 kişi varmış, biri dümeni tutup diğerleri kürek çekiyormuş. Türk takımında ise 8 kişiden yedisi dümeni tutuyor ve 1 kişi kürek çekiyormuş.
Nihayet sorunu bulan Türk takımı sorunu çözecek kararlar almış. Ve sorunları giderdiklerine inandıklarından Japon takımına yeni bir yarış teklif etmişler.
Türkler bu defada dümene 4 sorumlu müdür, ortaya kısma kürek çekecek kişinin daha hızlı kürek çekmesini sağlamak için 3 bölge müdürü atamışlar. Fakat sonuç yine aynı, yine Türk takımı yenilmiş. Sonuç yine aynı olunca Türk’ler hızlı kürek çekemediği ve takımı yenilgiye uğrattığı için kürekçiyi takımdan attılar, kürek çeken kişiyi hızlı kürek çekmesi için motive eden müdürleri terfi ettirip birer plaketle ödüllendirmişler.
KÜÇÜK BİR HİKAYE
Tanıdık bize uygun bir hikaye
Bu hikaye “herkes“, “birisi“, “her hangi biri“, “hiç kimse” adında dört kişiyle ilgilidir. Ortada önemli bir iş vardı ve “herkes“ten bu işi yapması istendi. “herkes” bu işi “birisi“nin yağacağından emindi. “herhangi biri” bu işi yapabilirde fakat sonunda “hiç kimse” yapmadı.
“birisi” buna çok kızdı. Çünkü iş “herkes“e aitti. “herkes” “herhangi biri“nin işi yapabileceğini düşündü Fakat “hiç kimse” “herkes” in yapamayacağını düşünemedi. Sonuçta “herhangi biri“nin yapabileceği bir işi “hiç kimse” yapamadığı için “herkes“, “birisi“ni suçladı.
Ermeni Şirretliğine Karşı Hala Gaflet Uykusundayız.
Tarih ve Medeniyet Temmuz 1994 s.17-18-19-20-21 (İlhan BARDAKÇI’nın kaleminden)
Ermeniler’in 3582, bizimse sadece 12 yayınımız var
· 93 Harbi sonunda Ermeni Patriği Narses’in Rus başkumandanına verdiği harita 1945′te ve 1989′da tekrar önümüze sürüldü.
· İttihadçılar’ın Paris’te düzenlediği kongrede “Berlin Andlaşmasının 61. maddesini uygulama” sözü verilmişti. İktidara geldiklerinde, bunu yerine getirdiler.
· Marsilya’da dikilen anıtın altına, Talât Paşa’nın, güya bütün Ermeniler’in öldürülmesini isteyen bir emri kazındı. Olayın peşini kovalamadık.
· Türk vatandaşı Gülbenkyan’a petrol şirketi imtiyazı verdik. Şimdi Gülbenkyan’ın adını taşıyan bir vakıf, günümüzdeki Ermeni şirretliğinin finansman kaynağıdır.
· Cemal Pasa, Adana’daki Ermeni isyanını bastırdı. Bastırdı ama, sadece bir Ermeni’ye , karşılık 46 Türk’ü de asarak… Çünkü “yabancı müdahalesinden” korkuluyordu.
· Beş yıl önce, Van Gölünü içine alacak bir turistik bölge oluşturulması teşebbüsünü destekledik. Bir de baktık ki, bu bölge, ermenilerce çizilen haritanın ta kendisidir.
Anadolu’muz üzerinde bir yüzyıldan fazla bir süredir devam edegelen niyet ve eylemler, karşısında, pasif ve üşengeç davranışımız, milletlerarası arenada sahnelenen senaryolarda etkili olmamızı kesinlikle engellemiştir.
Nasıl engellemesin ki, Ermeniler’in, dış ve özellikle Rus desteği ile başlattıkları “Anadolu’da devlet ve katliam bedeli” gayretlerinin çıkış noktası olan 1874′ten 1985 yılına kadar yayınladıkları Avrupa dillerindeki eserlerin şöylece bir sayısı 3582 (Üç bin beş yüz seksen iki)’dir. Çoğunun önsözünü o zamanın başbakanları, dışişleri bakanları, tarihçileri ve ünlü edebiyatçıları yazmışlardır. Ermeni örgütleri bu eserleri mükemmel bir dağıtım sistemine bağlamış, gazetelerde eleştiriler yapılmasını sağlamış ve bir Avrupa ve dünya kamuoyu oluşturulmasında en akıllı yolu seçmişlerdir. Bizim ise, bu üçbin küsûr esere karşı mücadelemizde kullandığımız fikrî silâhların yekûnu sadece 12 (On iki)dir. Elle tutulur, ciddî ve bir yabancıya, onun dialektik kriterine hitâb edebilecek eser, demek isterim.
Bu dengesizlik karşısında “Avrupalı niçin bize değil de, onlara kulak veriyor..” şikâyetinin müdafaa edilebilir tarafını bulmak, hakikaten zor iştir.
Daha ilk gün Osmanlı’nın zevâl yolundaki serencâmında hedef, Türkler’in Anadolu’dan çıkarılmasıdır. İngiliz’i, Fransız’ı, Alman’ı ve Rus’u bu kesin hedefleri sahiplendikleri içindir ki, Anadolu’daki diğer din ve milliyet sahiplerini hem desteklemiş, hem aynı zamanda kışkırtmışlardır.
II. Abdülhamid 31 Ağustos 1876 günü tahta çıkar. Daha o gün Avrupalı bazı gazeteler bir haber yayınlarlar:
“Osmanlı tahtına çıkan II. Hamid’in annesi bir Ermeni esiridir…”
Dedikleri budur. İstanbul’daki Fransız Büyükelçisi Compte de Bourgoing, Fransa’daki edebiyat âlemine ve gazetelerine bu konuyu resmen teyid eder. Yalnız o değil, Rusya’nın İstanbul’daki Büyükelçisi Alexander Nelidov ülkesinin Anadolu’yu parçalama gayretlerini, kendisine göre bu neseb mes’elesine dayandırır. Bir zaman sonra bu balon söner ama, Ermeni iddiaları sadece Anadolu üzerindeki niyetlerin değil, hattâ tahtın da mirasçısı olma gayesinin bile merdiven basamağı haline gelir.
Ve 6 Kasım 1867 günü, Paris’te milletlerarası bir kongre yapılır. “Causes naturelles pour une patrie Armenienne”, yani “Bir Ermeni vatanı için tabiî ve haklı sebepler” adı altında toplanan bu kongreye, Çarlık Rusyası’nın İstanbul Büyükelçisi İvan Zinoviev de katılır. Katılır ve Çar’ının şu mesajını okur:
“Bütün dünya Ermenileri’nin anavatanı olan Anadolu’da, Ermeniler’e bir vatan sağlanması ve İstanbul üzerinde etkili olabilmeleri amacıyla, Rus Çarı olarak ben ve benden sonra gelecek olanlar, bu gayenin gerçekleştirilmesini tabiî bir borç telâkki edeceklerdir”
Slav dünyasının lideri Çarlık Rusyası, Ermeni meselesini işte o gün ilk defa resmî devlet politikasının bir millî program maddesi olarak kabullenmişti.
Ruslar, bu tarihten itibaren, ülkelerindeki Ermeni komitelerini yavaş yavaş Anadolu içlerine sokmaya başlamışlardı.
O harita, hâlâ o harita
Tarihlerimizin “93 Harbi” dedikleri 1877 Savaşı’nda, Ruslar, Yeşilköy’e kadar gelirler. İstanbul’daki Ermeni Patriği Narses, düşman Başkumandanı Grandük Nikola’yı ziyaret eder. Günlerden 22 Şubat 1878, Cuma’dır. El öper ve ona bir harita ile bir muhtıra verir. Harita, hemen hemen bütün Doğu Anadolu’yu içine alan bir Ermeni vatanı krokisidir. Fatih Sultan Mehmed tarafından makamı ihyâ edilen Ermeni Patriği Narses bu muhtırada, utanmadan ve sıkılmadan şunları söyler:
“Ya bağımsız bir Ermeni vatanı veya muhtariyeti tesis ederek bize bırakınız. Ya da, sizin işgaliniz altındaki bir Ermenistan’da, sizin himayenizde yaşayalım…”
Narses Efendi’nin ortaya attığı ve Rus kumandanına verdiği bu harita, dikkat ediniz 1945 ve 1989′da yeniden önümüze sürülecektir. Anlatacağım.
Ölçüsüzlüğün sebebi
Abdülhamit tahta çıkarken ilk parlamentunun açılışı hazırlıkları da yapılmıştır. İlk Meclis’te bir konuşma yapan Padişah’a cevap vermek için müzakere açılmıştır. Mecliste Türk unsur, aslında azınlıktadır. 13 Şubat 1878 günü yapılan oturumda Suriye milletvekili Nevfel ve Erzurum temsilcisi Hamazasp söz alırlar. Osmanlı topraklarındaki yabancıların çoğunun Türkçe bilmediklerini gerekçe olarak göstererek, “Osmanlı Devleti’nin resmî dilinin bir tanesinin de Ermenice olmasını” isterler. Sanki bugünkü senaryo…
Türkçeden başka bir dil de, resmî lisan olarak kabul edilirse, o zaman devleti bölmek daha kolaylaşacaktır. Oysa o zamanki sadrazamlardan Eğinli Said Paşa ilk anayasaya “Devlet-i Osmani’nin resmî dilinin Türkçe olduğunu” açık seçik ve berrak bir madde halinde koydurabilmiştir. Bereket Ahmet Vefik Paşa’ya… Meclis Başkanı olarak iki gayrı müslim milletvekilinin isteklerine öylesine sert çıkar ki, teklif sahipleri sinerler.
Ama niyet bellidir. Belli olan niyetler artık teker teker uygulamaya konmaktadır. Oyun bugüne kadar sürecektir.
Ya bizim gafletimiz?
Ruslar’la yapılan savaşta yeniliriz. Önce bir tür ateş-kes andlaşması imzalanır. Yeşilköy’de imzalanan bu andlaşmanın 16. maddesine göre, Osmanlı Devleti, Doğu’daki vilâyetlerinde (Altı il) Ermeniler’e âdeta bağımsızlık denecek olan haklar tanıyacaktır. Bu hüküm, daha sonra imzalanan Berlin Barış Andlaşması’nda da 6l. madde olarak yer alır. Ne var ki II. Abdülhamid, bu maddeyi saltanatı boyunca hiçbir gün uygulamaya koydurtmamıştır. Tahttan alındıktan sonra ise olan olmuştur.
Gerçekten, İkinci Meşrutiyet’e doğru gidilirken İttihad ve Terakki Cemiyeti ve Rumeli’de ve Avrupa’daki muhalefet teşekkülleri, Abdülhamid aleyhinde hazırlıklar yaparlar. Tarih 4 Şubat 1902′dir. O gün Paris’te Prens Sabahaddin ve Jön Türkler, İttihatçılar’dan Bahaeddin Şakir Bey ile birlikte bir kongrede buluşurlar. Korkunç bir karar alınır. Bütün Avrupa hükümetlerine gönderilen bu karar suretinde “İstanbul’daki istibdad kalesinin yıkılmasına yardımcı oldukları takdirde, iktidara gelecek olanların Berlin Andlaşması’nın 61. maddesini derhal yürürlüğe koyacakları” beyan edilir. Yani, Sultan’a karşılık büyük bir vatan parçası… Nitekim daha sonra, Avrupalılar, iktidara gelen İttihad-Terakki’ye bu sözünü hatırlatmışlar ve “Altı vilayeti kontrol edecek iki yabancının tayini” mukavelesini İstanbul’da, Yeniköy’de imzalatmışlardır. Bereket, I. Dünya Savaşı çıkmış ve maaşlarına kadar Osmanlı Devleti’nin yükümlü olduğu bu iki kişilik heyetin çalışmasına fırsat olmamıştır. Sadece bir tanesi, gittiği bölgeden geri getirilmiştir. Ama gafletimizin bedelini, en acımasız bir biçimde ödememiz için, siyasetçilerimiz devletlerine acımaktan kaçınmışlardır.
Katliam kimlerin eseri?..
14 Ekim 1894 günü, Sason isyânı patlak verir. Sason, Van’a bağlı bir kasabadır. Ruslar ve İngilizler’in kışkırttığı Ermeniler dört ilçe merkezi ve 30 köyü yerle bir ederler. İsyanın sebebi de korkunçtur. Ermeniler “Asker ve vergi toplanmasının kaldırılmasını, jandarma birliklerinin idaresinin ve eğitimin serbest bırakılmasını” isterler. Olmaz elbette. Abdülhamid’in “Ölürüm fakat topraklarımda bu ıslahatı yaptırtmam” dediği o ünlü 61. madde yine başarı kazanamaz ama, ermeniler’in katlettikleri halkın yekûnu dört bine ulaşır. Fransız ve Alman gazeteleri, daha sonra, öldürülenlerin Türk değil, Ermeni olduklarını utanmadan yazacaklardır.
Peşpeşe ayaklanmalar ve gafletimiz
Türkiye’de faaliyette bulunan Ermeni örgütlerinin, aslında, Ruslar tarafından kurdurulduklarını söylemiştim. 1894 yılında Kafkasyalı bir Ermeni olan Nazarberk, Hınçak teşkilâtını kurar. Bunlara, zamanla yine kökü dışarıda, ama gövdesi Anadolu’da olan Troyak (Bayrak) ve Taşnaksiyun cemiyetleri katılır. Kapitülasyonlar vardır. Postahaneleri ve gümrükleri kontrol edemeyiz. Adana’ya silâh yığınağı yapılır. Ve 14 Nisan 1909 günü Adana’daki Ermeni piskoposu Muşeg, ünlü Adana isyanını başlatır. Önce postahane basılır. Posta müdürü Ferit Bey, ellerinden çarmıha gerilerek kurşunlanıp şehit edilir. Tarsus, Misis (Kozan), Zeytun’daki hazırlıksız Türk mahalleleri basılır. Üç gün süren isyanda 3 bin 950 ölü verilir.
İlk Dünya Savaşı’nın ünlü simâsı Cemal Paşa, isyanı bastırmakla görevlendirilir. Bastırır da. Ve daha sonra Talât Paşa’nın hatıralarında sözünü ettiği ünlü telgrafnameyi İstanbul’a gönderir. Der ki Cemal Paşa bu telgrafında:
“İsyanı bastırdım. İçlerinde Bağçe Müftüsü de olmak üzere 46 Türk ve 1 Ermeni’yi astım…”
İnanılmâz bir gaflet örneğidir. Ama Talât Paşa da, Cemal Paşa da, hatıralarında anlatırlar ki, “Ermeniler’in isyanında 46 Türk’ün suçsuz yere asılması, yabancı çevrelerin müdahalesini önlemek düşüncesiyle işlenmiş bir hatadır. Devlet yabancıların korkusu altında yaşamağa başladığı içindir ki, adalet değil, adaletsizlik hükümran olmuştur”’
Bir suikast
Bu tarihten dört yıl önce, 1905′in 21 Temmuz günü tarihlerimizin “Bomba Olayı” diye andıkları ve Sultan II. Abdülhanıid’e karşı düzenlenen suikast vuku bulur. Cuma selâmlığından çıkan Sultan havaya uçurulduktan sonra, Galata Köprüsü, İngiltere, Fransa ve Hollanda elçilikleri ile Osmanlı Bankası da bombalı saldırılara hedef olacaklardır. Bu suretle yabancıların hışmı, öldürülmüş bulunan Sultan’ın yokluğundan istifade edilerek provoke edilmiş olacaktır.
Suikast akim kalır. Lüks bir arabaya konulan seksen kilo dinamit ve yirmi kilo demir ve çelik, saatli bombanın ayarlandığı anda infilâk eder ama, o sırada istenen yere beş dakika geç gelen Padişah ölümden kurtulur.
Şair Tevfik Fikret, ünlü şiirini bu olay için yazar. Ve der ki:
“Ey Şanlı avcı, dâmını bihude kurmadın
Attın, faka! yazık kıi, yazıklar ki, vurmadın!..”
Bugün yaşadığımız olaylara bakarak, 1905 yılındaki bu faciadan ibret dersleri çıkarmak gerekir:
Tevfik Fikret, Abdülhamid’in şahsiyetinde aslında devlete suikast tertip edildiğinin farkında değildir. Şahsî infialini dile getirmektedir. O şiir, o günün bölücülerine bir methiyeden ibaret kalmıştır.
Bir gün kısmet olursa, bu suikast olayının Avrupa basın ve kamuoyuna yansımasının ballandırılarak ve efsaneleştirilerek hikâye edilişini Alman, Fransız, İngiliz ve İtalyan kaynaklarından, belgeleri ile Türk okuyucularına vermeyi hayalleniyorum.
O zaman da, bugün de bir şeyi unuttuğumuzu acı ile hatırlamanın
zamanıdır. Burada, Almanya’da ve Avrupa’da beş yıl içinde verdiğim iki yüzden fazla konferansın
son cümlesini, bu sebeple tekrarlamak istiyorum:
“Her şeyinizi elinizden alabilirler. Mevkiinizi, servetinizi ve ailenizi darmadağın edebilirler. Hattâ hattâ, adâletsiz bir hükümle sizleri, vatanınız dışında ölümü beklemeye bile mahkûm etmiş olabilirler. Ama, biliniz ki, başınıza ne getirse gelsin, devletinize küsmeye hakkınız yoktur. Zira ki devlet azizdir.”
Hortlayan eylemler
İlk Dünya Savaşı’nda 26 Şubat 1919′da Erzurum’u kaybederiz. Şehre Rus taburlarının başında, Antranik isimli Ermeni asıllı bir kumandan girer. Öldürdüğü Türk sayısı 16 bin kadardır. Harput’ta bir amerikan koleji vardır. Buradaki öğretmenlerden Miss Jayson Smith anlatır ki, “Antranik’in ruhu, sokakta rastladığı her Türk’ü öldürmeye göre ayarlanmıştı”
Osmanlı ne yazık ki ilk Dünya Savaşı’nda yenik düşmüştür.
Paris’teki Müttefikler’e ilk olarak Ermeni Patriği değil, lâkin 1911/12 Balkan Savaşı’nda dışişleri Bakanlığımızı yapmış olan Gabriei Norodunkiyan efendi koşar. Temsil ettiği devletin hemen hemen yarısında, bir Ermenistan kurulmasını ister. Van, Erzurum, Erzincan, Kars, Ardahan, Trabzon ve Giresun ile Adana ve Çukurova bölgesi istekleri içindedir.
Lozan, bu emellere set çeker. Ama Ermeniler’in gayretleri ve ısrarları son bulmaz.
1945 yılında, San Fransisco’da bugünkü Birleşmiş Milletler Teşkilatı kurulurken, Hasan Saka merhumun başkanlığında bir Türk heyeti de oradadır.
Tam bu sırada Amerika Dışişleri Bakanlığı bakan yardımcılarından birisi ortaya çıkar. İsmi bize yabancı değildir. İlk Dünya Savaşı’nda, Birleşik Devletleri İstanbul’da temsil etmiş olan o zamanki Amerikan Büyükelçisi H. Morgenthau’un oğludur bu bakan yardımcısı. Mvrgenthau, Musevi asıllı bir diplomattır. İstanbul’daki görev süresi içinde Türkler’e karşı son derece peşin hükümlü davranmış bir diplomattır. Elçilik hatıralarını da yayınlamıştır.
Oğul Morgenthau, Türkiye’nin Birleşmis Milletler’e alınmasını engellemek ister. Teklifi açıktır:
“Anadolu’da tarihî bir hak olan Ermenistan ihyâ edilip kurulmadan ve Frmeni katliamının hesabı görülmeden, Türkler Birleşmiş Milletler’e üye olmamalıdır!..”
Elindeki bir haritayı da ilgililere teslim eder. Hayret! Bu harita, 1878′de Ermeni Patriği Narses Efendi’nin Rus başkumandanına Yeşilköy’de teslim ettiği haritadır.
Ve sanki bizler gaflete aboneyizdir:
1989′da gazetelerde bir haber çıkar. Bir Amerikan vakfı, Van Gölü’nün doğusunda, gölü de içine alan turistik bir bölge kurmak için Türkiye’ye başvurmuştur. İsim vermiyorum. O zamanki Turizm Bakanı ve Van Valisi demeçler verirler. Türkiye turizmini canlandıracak olan bu projenin kendi devirlerine rastlamasının bir mutluluk olduğunu söylerler…
Gazetelerimiz heyecanlanır.
Ve bir de bakılır ki, turistik bölge, Narses ve Norodunkiyan efendilerin ve Morgenthau’nun ellerindeki haritanın ta kendisidir.
Gafletimize mi, yoksa tarihimize lakaydimize mi kızacaksınız?..
Alınacak dersler
1983 yılında Ankara’da toplanan ve Ermeni terörünü kınayacak olan milletlerarası konferansta, ben de konuşmacı idim. Önümde, Amerikan Senatosu Terörle Mücadele Komisyonu Başkanı oturuyordu.
Orada, Amerikan üniversite hocalarından Ermeni asıllı Marjorie Husepian isimli hanımın bir kitabından söz ettim ve belgeler verdim. Husepian “İzmir Yangını” adlı bu eserinde Ermeniler’in nasıl katledildiğini kendine göre anlatırken, bir de belge veriyordu. Belge, İstanbul’un işgali sırasında Amerikan Komiserliği görevini yüklenmiş
olan ve bugün İstanbul’da adına bir de hastahane bulunan Amiral Bristol’ün bir ifadesini ihtiva ediyordu. Ermeniler, savaş sonrasında dünyayı ve Amerika’ yı kışkırtmışlar ve Ermeniler’in katledilişlerini senaryolaştıran bir dizi iddiada bulunmuşlardı. 1924 yılının 27 Mart günü Senato komisyonunda yeminli ifade veren Amiral Bristol diyordu ki: .
“İzmir’i yakanların daha evvel Anadolu’da Türkler’e karşı katliam yapan Ermeni ve Rumlar olduğunu ve artık bir daha dönemeyeceklerini anladıkları Anadolu’yu ve İzmir’i yaktıklarını sanırım.”
Ama biz işin peşini takip etmediğimiz için böylesine belgeleri de değerlendirememişizdir.
Bilmediklerimiz
Hon-Kong’tan Türkiye’ye dönerken, uçağım Beyrut’ta bir gün beklemişti. Yolculardan Anadolu asıllı iki Ermeni, beni evlerine davet etmişlerdi. Bu arada Ermeni “Alliance” larını da gezmek fırsatım oldu. O tarihte Ermeniler, Marsilya’da bir anıt dikerek, altına Talât Paşa’nın İçişleri Bakanı iken güyâ verdiği bir emri kazımışlardı. Bu emirde Talât Paşa, genç ihtiyar, kadın erkek bütün Ermeniler’in öldürülmelerini istiyor gibi resmediliyordu. Damaklarında Anadolunun havası yankılanan bu iki dost Ermeni ilk ziyaretim sırasında öğrendim ki, İngilizler Şam’a girdikleri gün, oradaki İttihadTerakki Kulübü işgal edilmiş ve Bayındırlık Müdürlüğü mühendislerinden Şoriş Karakazanyan, Talât Paşa’nın imzasını taklit ederek bu belgeyi hazırlamıştı.
Memlekete döndükten sonra, bunları açıkladım. Marsilya olayı dolayısıyla, o zamanki Büyükelçimiz rahmetli Hasan Esad Işık Türkiye’ye çağırılmıştı. Adalet Partisi Milletvekili Nuri Eroğan, Meclis kürsüsünde bu olayı açıkladı. Basın yazdı…
Lâkin “Kim okur, kim dinler varak-ı mührü vefâyı.”
Alınacak dersler var
Yazının başında, “Ermeni şirretliği konusunda, hatânın bir kısmını kendi ihmalimizde aramak gerekir” demiştim. Burada katıldığım bir yabancı konferansta “Ermeniler’in Anadolu’daki devletlerini yıktığımız için” bu devlet topraklarını çağın gerekleri sebebiyle, kendilerine iade etmemiz istendi.
İddianın sahipleri, Batı’nın aydın kimseleri idi. Bir delegemiz ise “Bu olayın dörtyüz yıl önce vuku bulduğunu ve artık ele alınmaması gerektiğini” cevap olarak anlattı. Utanarak söz aldım. Dedim ki:
“Tarihte, bir Ermeni devleti vardır. Merkezi de Van’dır. Doğrudur. Bu devletin ömrü sadece 54 yıldır. Ne var ki, o devleti, biz Türkler Anadolu’ya henüz gelmemiş iken, yani bizden beş asır önce, 595 yılında Bizanslılar yıkmıştır. Biz Anadolu’ya gelmeden onlar bu işi yapmışlarsa, faturasını niçin bize çıkarıyorsunuz!”"
1913′te Osmanlı Devleti, Alman Doyçe Orient Bank temsilcisi ve bir Ermeni vatandaşımız, yani Gülbenkyan, Osmanlı Petrol Şirketi’ni kurarlar. Bu Ermeni’ye işletme imtiyazı ile ilgili fermanları verilir. Irak’a yolculuğum sırasında, Kerkük civarındaki Altın Köprü kasabasında açılan ve kapatılan ilk petrol kuyusunu ölür gibi görmüştüm. Savaş çıkar, şirket işlemez. Ama savaş sırasında Gülbenkyan, elindeki imtiyaz fermanlarını İngilizler’e devreder. Kendisi de, kâra ortak olur. Bu devrin karşılığı, savaş sonrasında bir Ermenistan kurulması için İngilizler’in desteğidir.
Aradan yıllar geçer. Gülbenkyan ölür. Yerini oğlu alır. Yıl, 1957′dir. Hükümetimiz dış kredi arar. Vermezler. Bir aracı – komisyoncu buluruz. İstediğimiz 200 milyon doları bu aracı sağlar. Komisyonunu da alır. Kendimizi o kadar borçlu hissederiz ki, aracıya önce Türk nüfus kâğıdı ve sonra Londra Fahri Başkonsolosu payesini veririz. Bugün, her 24 Nisan günü Tehcir Kanunu’nu bahane ederek aleyhimizde dünya çapında gösteriler düzenleyen ve finansman sağlayan, Lizbon’da Gülbenkyan San’at Vakfı vardır. Bizim aracı komisyoncu; imtiyazlarımızı İngilizler’e devreden Giilbenkyan’ın oğlu küçük Gülbenkyan’dır. Neden bu aziz devletin baha biçilmez nüfus kâğıdını ve vatandaşlık hakkını ve pâyelerini böylesine ucuza veririz, anlaşılır iş değildir.
Fırsat oldukça sizlere, bu konuyu daha dar ölçekli sahneler halinde açmak isterdim. Tarihini unutan millet, hafızasını kaybeder ve yolunu şaşırırsa (ki öyledir), elbette ibretleri görmek ve hak, adalet, kudret ve hükümranlığa sahip olmak durmadan engellenir.
Biz, bir aziz millet ve devlet olarak bunlara lâyık değiliz.
Ermeni ya da başka bölücü niyetleri devam edecek ise, o halde tedbiri şimdiden almakta yarar vardır.
CHP ve Demokrasi

DEMOKRASİ- CHP İlişkisi
[Osman Turhan'ın çağrıştırdıkları..]
“Eşitlik Eşit İnsanlar Arasında Olur!” Ünlü Türk düşünürü Muammer Aydın

Katsayı Eşitsizliği







